SOSYOLOJİ

Sosyolojinin Ön Tarihçesi/ Abdullah Dinçkol

Sosyoloji bağımsız bir bilim dalı olarak ortaya çıkmadan çok daha önce, çeşitli dönem ve toplumlarda, düşünürlerin, bugün sosyolojinin ilgi alanı içinde kalan konulara değindiklerini görüyoruz. Ancak bu konuların ortaya çıkışı, genellikle toplumsal sorun veya bunalımların varlığına, ya da salt felsefî düşüncelere, yani rastlantısal ve konjoktürel oluşumlara bağlı kalmıştır. Toplumsal gerçeği ve gelişimleri kapsayan bu düşünceler çoğu kez gözlemlere, ender olarak ta araştırmalara dayandırılmıştır.

Doğa ve daha geniş bir deyişle çevre ile mücadele amacıyla insanoğlunun hemcinsleriyle birlikte yaşama zorunluluğu, onu bu olgu üzerinde çok eski çağlardan beri düşünmeye zorlamış; böylece birtakım düşünürler, bireyin doğa ve diğer bireylerle olan ilişkileri konusunda bazı kuramsal düzenlemeler öngörmüşlerdir. Ancak, felsefe, din ve metafiziğin içerdiği değer yargısı sistemlerinden kendilerini kurtaramamış olan bu düşünürlerin, çağdaş anlamda sosyolojiye katkıları oldukça sınırlı ve tartışılırdır. Zira sosyolojik düşünceye ait tam bir tarihçenin bütün insanlığın düşünce tarihini içine alması gerekir.

Bu doğrultuda sosyolojik düşünce sürecinin ilk aşaması, başlangıcını, eski Yunan felsefesinin parlak çağından alıyor denilebilir. Eski Yunanlılardaki devlet ile toplumu bir değerlendirme görüşünün en belirgin ifadesini, Eflatun (Platon) un Politeia’smda bulmak olanaklıdır. Burada adalet ve hakkaniyetin sürdürülmesi, devlet ve toplumun başlıca görevi kabul edilmektedir. Hırs, tamah, cesaret ve anlayış gibi doğal insanî özellikleri içine alan insanî ruhsal durumun analojisi olmak üzere kabul edilen toplum, tabaka ve sınıf hiyerarşisi üzerim: kurulmaktadır. Bu hiyerarşik kuruluşta en alt tabaka köylü-çiftçi ve şehirli- zanaatkar esnafı içine almaktadır. Askerler veya devletin, toplumun bekçileri bu tabakanın üzerine gelmekte olan bir tabakadır. Bu şekilde kurulan toplum hiyerarşisi piramidinin zirvesini rehberler, baş idareciler veya filozoflar tabakası oluşturur. Eflatun "un, yer yer coğrafî ve demografik koşulların toplum yapısı üzerindeki etkilerine, toplumsal işbölümüne ve ticaretin eski Yunan siteleri açısından önemine değindiğini de görebiliyoruz.

Aristo, hocası Eflatun’a nazaran toplumu daha sistematik olarak düşünmeye ve tanımlamaya çalışmıştır. Aristo’ya göre "siyasal bir hayvan" olan insanın diğer canlılardan farklılaşması, onun iyi bir yaşam için örgütlenebilmesi ile mümkün olacaktı. Sitenin örgütlenmesinin temelinde bulunan toplumsal gerçeği oluşturan dört unsur, bireylerarası dayanışma, grupların ve Devletin varlığı ile gelenek, görenek, ahlak ve hukukun meydana getirdiği toplumsal kontrol ve düzenleme mekanizmalarıdır. Aristo için, bu öğelerin doğal olarak uyumlaştıkları, önceden kurulu ve kusursuz bir düzen vardır; bu, fiilen olması gereken bir toplumsal düzendir.

Görüldüğü gibi, her iki düşünür de, salt anlamda idealist bir toplumsal felsefenin sınırlarını aşamamışlar, ayrıca toplum ve toplumun örgütlenmiş hukuki ve siyasal düzeni olan devlet arasındaki gerekli farklılaşmayı da yapamamışlardır.

Aristo’dan sonra gerek doğuda gerek batıda düşünce dünyasına hâkim olan eğilimler, "sosyal gerçekliğin" araştırılmasından çok, bu gerçekliğin şu veya bu felsefî prensibe, şu veya bu dinsel ilkeye göre düzenlenmesi yönünde gelişmiştir. Fakat sosyal gerçekliğin niteliği, vasıflan ve sebeplerinin araştırılması yönünde bir çalışmaya teşebbüs edilmemiştir. Bu açıdan, Aristo’dan sonra ilk ve ortaçağ düşünürleri arasında devlet ve toplum araştırmaları yapmış, sosyal yaşam koşulları ile siyasal kurumlar arasındaki illiyet ilişkisini sezmiş tek bilginin,  14.
yüzyılda Kuzey Afrika’da, Endülüs’te yaşamış îslâm düşünürü İbni Haldun (1332-1406) olduğunu söyleyebiliriz.

İbni Haldun, esas itibariyle tarih felsefesinin ve siyasal sosyolojinin öncüsü sayılır. Toplum sorunlarını ancak gözlemler sonunda açıklanabilecek, somut örneklerle ispat edilebilecek inceleme konulan olarak almış ve dogmatik iddialardan mümkün olduğu kadar kaçınmaya çalışmıştır. Devleti de toplumu da birer doğal sosyal olgu, sosyal olay sıfatı ile incelemiş ve hatta Aristo’dan daha ileri giderek toplumların dinamik seyrini, zaman içindeki değişimlerini dikkate almıştır. Sosyolojinin kuruluşundan dört yüz yıl önce İbni Haldun tarafından; böyle bir ilmin hemen hemen bütün konularının ortaya atılışı ve bu konuların müstakil bir ilim dalı tarafından incelenmesi gereğinde ısrar edilişi, hattâ sosyolojik metodun bazı ilkelerinin büyük bir açıklıkla sezilişi çok önemlidir.

Aristo’nun sosyolojik konulara devletin gayesini araştırmak gibi felsefî bir noktadan hareketle girmesine karşılık, îbni Haldun, sosyal olguların incelenmesine kendi zamanındaki tarih ilminin eleştirisi ile başlar. Ona göre tarihin, "ilmî" bilgileri içermesi için, bütün rivayetlerin, nakillerin, alıntıların önce bir tenkit süzgecinden geçirilmesi, sonra da bunların içerdikleri gerçek mânaların anlaşılması gerekir. Tarihin içinde saklanan mâna, incelemek, düşünmek, araştırmak, varlığın sebep ve sonuçlarını dikkatle anlamak, olayların gerçekleşmesinin sebep ve tertibini inceleyip bilmeden ibarettir. Bu yaklaşım, olayların sosyolojik açıklamasına karşılık gelmektedir.

İbni Haldun’a göre, biyolojik ve hattâ tüm doğal varlıklar gibi, toplumlar da doğar, gelişir ve ölür. Toplumlar "göçebe (bedevi) toplumlar" ve "yerleşik toplumlar" şeklinde ayrılırlar ve her toplumun evriminde göçebelik (bedevilik), kabile yaşamı, kentsel devlet şeklinde üç aşama bulunmaktadır. İbni Haldun, coğrafî, iklimsel, ekonomik koşullar ile üretim biçimlerinin, bireyleri ve toplumları köklü bir biçimde nasıl etkilediklerini göstermiş, hattâ toplumları üretim biçimlerine göre sınıflandırma düşüncesini getirmiştir. Çağdaş sosyal bilimlerin temel ilgi alanlarına ilişkin birçok konuyu değerlendiren İbni Haldun, toplumların gelişmesini, nedenlerle ve nedenler arası ilişkilerle açıklamaya çalışmış, bu nedenleri incelerken, nesnel gözlemin dışında kaldığına inandığı olgu, olay ve bilgileri dikkate almamıştır.

Sosyolojiye Giriş
Der Yayınları 2001
9-12

Yorum Yaz